• KATEGORİ
  • Editöryal
  • YAZAR
  • Sibel Ekdemir Kaya
  • 2003 Boğaziçi Ekonomi mezunu, profesyonel çalışma hayatına DIGITURK’te pazarlama alanında yönetici olarak devam ediyor. Kahveyi, sinemayı, sohbeti, dinlemeyi, anlatmayı, yazmayı ve fotoğraf çekmeyi çok seviyor. Eşi ve iki yaşındaki oğluyla hayatı yeniden keşfediyor.

Birçoğumuz için gündelik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan kahvenin tarihi M.Ö. 800'lü yıllara kadar uzanıyor. Kahvenin anavatanı olarak kabul edilen yer ise Etiyopya. “Kahve” adının da Etiyopya’nın güneydoğusunda yer alan, Sudan ve Kenya’ya komşu Kaffa şehrinden geldiği söyleniyor. Kahvenin bulunuşuna dair en çok kabul gören ve ilginç hikâyenin kahramanı ise keçiler...

Kaldi ismindeki bir çoban, keçileriyle baş etmeye çalışırken, hayvanların çalılar arasından kopardıkları parlak kırmızı meyvemsi şeyleri çiğnediklerini ve daha bir hareketli olduklarını, dans etmeye başladıklarını görür. Meraklanıp, meyveleri kendi de çiğner ve tarif etmekte zorlandığı coşkun bir mutluluk hisseder. Ceplerini bu kırmızı meyvelerle doldurup heyecan içinde eve koşar, durumu karısına anlatır. Karısının da tavsiyesiyle durumu manastıra bildirmek üzere, Mavi Nil Nehri’nin kaynağındaki Tana Gölü’ne doğru yola çıkar.

Kaldi, huzura çıkıp tüm hikâyesini bir çırpıda anlattığında baş keşiş çok hiddetlenir, “Şeytanın işi bu!” diye bağırarak tüm meyveyi yanan ateşe doğru fırlatır. Kısa bir süre sonra tüm manastır kavrulmuş mis gibi kahve kokusuyla dolar. Neler olduğunu çok merak eden keşiş, meyveleri derhal ateşten aldırır, ezerek közüne ulaşılmasını ve kokusunun muhafaza edilebilmesi için de üzerinin sıcak suyla kaplanmasını ister. O gece tüm keşişler kahveden içer ve bundan böyle uzun ibadet gecelerinde bu içecek sayesinde daha rahatça ayık durabileceklerini farkederler.

Kahvenin popüler bir sosyal içecek olarak görülmeye başlanması, Mekke’de kahvehanelerin açılmasıyla gerçekleşir. İlkin, dini buluşmaların mekânı olan bu kahvehaneler zaman içinde, muhabbet edilen, hikayeler anlatılan ve müzik icra edilen sosyal alanlara dönüşür. Çeşitli gerekçelerle kahve çok kez yasaklanır. Bunların ilki 1500’lü yıllarda Mekke’de Hair Bey tarafından getirilen yasaktır. Cemaatin uzun bir dua gecesi öncesinde, ayık kalabilmek için cami içinde hep beraber kahve içtiklerini görünce, Mekke’de tüm kahvehaneleri yasaklatır. Kahvenin iyi mi kötü mü olduğu üzerine şiddetli bir tartışma alevlenir. Durumdan doktorlar da rahatsızdır. Doktor Hakimani kardeşler, neşesini kaybeden insanların artık onlara görünmek yerine, kendilerini kahvenin keyif verici kollarına bırakıyor olmalarına isyan ederler. Mekke müftüsü ise uzun ibadet saatlerine yardım ettiği için kahveyi savunur. Son sözü ise Kahire Sultanı söyler ve yasak kalkar. Sultana danışmadan kahveyi yasaklatan Hair Bey de 1512’de zimmetine para geçirdiğinin anlaşılmasıyla öldürülür.

Osmanlı Devleti’nin kahveyle tanışması 1517’de Mısır’ın fethiyle olur. İlk kahvehanelerin 1554’te Tahtakale civarında açıldığı sanılmaktadır. Cem Sökmen’in aktardığına göre Tahtakale’nin ekonomik faaliyetler ve limana yakınlıkla şekillenen kozmopolit ortamı, İstanbul’da daha önce örneği bulunmayan kahvehane kurumu için uygun bir zemin oluşturmuştur. Kahvenin Avrupa’ya girişi, 1615’te Venedikli tüccarlar sayesinde olur. 1683’te San Marko meydanındaki meşhur Café Florian, Avrupa’nın ilk kahvehanesi olarak açılır. Kahve ve kahvehaneler bundan sonra tüm dünyada hızla yayılmaya devam eder.

Kahvenin doğduğu topraklar olan Etiyopya’da günümüzde 97 milyon insan yaşamaktadır ve bu topraklar halen dünyadaki en önemli kahve üreticileri arasındadır. Uluslarası Kahve Organizasyonu (ICO) verilerine göre yılda 6,7 milyon çuval kahve üretimiyle Etiyopya, dünyada beşinci sıradadır ve toplam üretimin %5’i burada yapılmaktadır. Kahve üretimindeki bu ciddi paya rağmen, zaman içinde birçok rejim değişikliği yaşayan bu ülkede refah seviyesi halen çok aşağılardadır. Kişi başına düşen yıllık milli gelir 547 Dolar, başka bir deyişle günde sadece 1,5 Dolar seviyesindedir. Kişibaşı yıllık 2,3 kilo kahve tüketimiyle Etiyopyalılar, ürettiklerinin yaklaşık yarısını tüketmektedir. Kahveyi içtikleri gibi, patates gibi sebzelerle karıştırıp yemek olarak da pişirdikleri bilinmektedir. “Kahve bizim ekmeğimizdir” (Buna dabo naw) meşhur bir deyişleridir.

Geleneksel misafirperverliğin bir göstergesi olan Etiyopya Kahve Seromonisi, dünyaca ünlüdür. Seromoni, Etiyopya halkının sosyal yaşamı içinde çok önemli bir yere sahiptir. Renkli işlemeleriyle süslü geleneksel beyaz kıyafetleri içindeki genç kadın, yıkanmış yeşil kahve çekirdeklerini ateşin üzerinde yavaş yavaş kavurur. Isının etkisiyle çekirdekler patlayıp yoğun aroması duyulunca, kahveyi odanın içinde gezdirerek güzel kokunun her köşeye yayılmasını sağlar. Daha sonra kahve çekirdekleri havanda öğütülür ve Jebena denilen siyah cezvede pişirilir. Kahve, seremoniyi izleyen aile fertleri ve arkadaşlara ikram edilmeden önce birkaç kez iyi bir süzgeçle süzülür. İçime hazır hale geldiğinde, Si-ni denilen küçük fincanlara, 30-35 cm yükseklikten dikkatlice koyulur ve servis edilir. Kahve genellikle bir miktar şeker ile tüketilir. Genellikle herkese üç defa sunulur.İlki Abol, ikincisi Huletegna ve üçüncüsü ise Bereka olmak üzere her üç sunumun ayrı adları vardır. Ve bu üç ismin, kahve meyvesini yiyip neşe içinde dans ederek, mucizenin bugünlere gelmesine vesile olan keçilerin adları olduğu rivayet edilmektedir.

O keçilere, onları gören Kaldi’ye, yasakları delen müftülere ve sultanlara, kahveyi günde bir dolara toplayıp öğüten kutsal ellere ve binbir itinayla kavuran kadınlara şükran, şükran, şükran...