• KATEGORİ
  • Geleneksel Yaşam
  • YAZAR
  • Tolga Seçkin
  • İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunu. Olmadık Kahveler'de Yönetici Ortak ve Olmadık Projeler'de dijital iletişim uzmanı olarak görev aldı. Daha önce, A&B İletişim şirketinde iletişim uzmanı olarak çalıştı ve bir yıl Amerika'da yaşadı. Birkaç farklı internet sitesinde içerik editörlüğü ve site yöneticiliği yaptı. Kahve, iletişim ve tasarımla ilgili olan her şeye hayranlık duyuyor. Tavsiyelerini, yorumlarını ve deneyimlerini paylaştığı yazılarını tolgaseckin.com adresinden takip edebilirsiniz.

3. dalga kahveci, sifon demleme, Aeropress, Chemex veya single origin çekirdek gibi bazı kavramlar artık dilimize yerleşti. “Çaycı” olduğumuzu sanırken, “kahve”ye gidip çay içerken; neydi kahveyi günlük yaşamımızın merkezine bu kadar oturtan? Kahve zincirlerinin Türkiye pazarına girmeleri mi? Türk kahvesinden başka kahveler de olduğunu keşfetmemiz mi? Yoksa hepimiz kahve tutkunuyduk da pazarda talebi karşılayacak nitelikli arz mı yoktu? Kim bilir, belki de hepsi!

Bu yazımda size, başka hiçbir yerde okuyamayacağınız bir “kahve hikayesi” anlatıyorum. İstanbul’un varoşlarında içilen kahvenin hikayesini…

Eski adıyla Sultançiftliği, şimdiki adıyla Sultangazi, Avcılar, Yakuplu ve Güneşli gibi bölgelere, başta Bulgaristan olmak üzere, Balkan ülkelerinden göç eden birçok Türk vatandaşı yerleşti. 70’lerin sonunda başlayan ve 90’ların başına kadar devam eden bu yoğun göç süreci, Balkanlarda yaşayan Türk halkının kültürünü ve yaşam tarzını da İstanbul’un bu bölgelerine taşıdı. Bugünkü kahve hikayesi, tam da bu dönemden sonra, yani 2000’lerle birlikte başlıyor.

Şimdilerde La Marzocco veya La Cimbali isimlerini duydukça, “bunlar bir İtalyan harikası”, “bak bu makinalar bir servettir” dediğimiz espresso makinalarının eski klasik modelleri, az önce bahsettiğim İstanbul semtlerinde uzun süredir var. Peki bu semtlerde 2000’lerin başında genel olarak tüketilen kahve çeşidinin, double espresso ve single espresso olduğunu söylesem, inanır mısınız? (Starbucks, Türkiye’deki ilk mağazasını 2003 yılında açtı!)

Tahmin edeceğiniz üzere, Balkanlardan göç edenler, 90’ların sonunda kendi işletmerini kurmaya başladı. En başta da kafe açtılar. O dönemlerde, kafe deyince, başka semtlerde oturan arkadaşlarımın aklına, nargileci ya da internet kafe geliyordu. Ancak bahsettiğim kafeler biraz farklıydı. Başta Lavazza olmak üzere, farklı markaların kahve çekirdeklerini tercih edebildiğiniz mekanlardı bunlar. Aynı zamanda satranç veya masa tenisi oynayabiliyordunuz. Hatta şimdi double espresso ve single espresso olarak sipariş verdiğimiz kahveleri, bu bölgelerde bulunan kafelerde “kısa kahve” veya “uzun kahve” diye sipariş ediyordunuz.

Üstelik 75 kuruşa Lavazza’nın Crema e Aroma çekirdeğinden yapılan kahveleri içebiliyordunuz. (Zam gelip fiyat 1 lira olunca, kafe sahibine mırın kırın ediyorduk!) Bir lise öğrencisinin, cebindeki 5-6 lirayla hafta boyunca double espresso içebilmesi, okuldan veya farklı semtlerden arkadaşlarımıza oldukça garip geliyordu.

Yolunuz İstanbul’un bu semtlerine düşerse, bir kafeye uğramadan geçmeyin. Güler yüzlü insanlar, kısa ve uzun kahvelerini içmeye devam ediyor... ve hâlâ kaliteli espresso makinalarını ve kahve çekirdeklerini kullanıyorlar. Kahveciliğin 3. veya herhangi bir dalgasından haberleri yok ve ülkemizde son yıllarda ortaya çıkan kahve tutkusunu hayretle izliyorlar.

YORUMLAR

Yorum yazabilmek için giriş yapmalısınız.
GİRİŞ YAP