Orhan Koloğlu'nun yeni kitabı "İstanbullu - Şehroğlanı ile Şehrkızı" Tarihçi Kitabevi'nden çıktı.

İstanbul tarihinden pek çok ayrıntının gün yüzüne çıktığı çalışmasında Osmanlı tarihinde önemli yer tutan alkol ve tütün yasaklarının yanında kahvenin de yasaklandığı anlatılıyor.

İşte Orhan Koloğlu'nun kitabından "Kahveye Tütün Eklenince" başlıklı o bölüm:

 

"Mustafa Âli, 16. yüzyılın son çeyreğindeki 'Mevâidün Nefâis fi Kavaid-il Mecâlis' (Toplantı Kurallarında Vaad Edilmiş Nefis Şeyler) adlı eserinde Kostantiniyye ve tüm Osmanlı ülkesindeki sayısız kahvehanelerin akıllı ve akılsız kişilerin toplantı yerleri olduğunu belirtir. Bu grupları ve amaçlarını şöyle sıralar: “Dervişler ve irfanlı kişiler sohbet için; garipler, fakirler parasızlıktan; şehir oğlanı ve akılsızlar dedikodu yapmak için; Hak ehli kimseler sadece kahve içme ve Şazili mezhebi sohbeti için; derbederler sadece satranç ile tavla oynayıp akça kapmak için...” 

Şehroğlanının örgütlü olmasa da benzerleriyle bir arada buluşmak için nihayet bir yer bulduğu böylece kesinleşmiş oluyordu. Her ne kadar şarap için gayrimüslimlerin buluşma yerleri özlenmiyor idiyse de, Saray kesiminden buna tam çıkış da yoktu. Kanuni’nin cenazesi Belgrad’dan İstanbul’a taşınırken yeni Padişah II. Selim, kendisiyle birlikte at sırtında yola çıkan Rumeli ve Anadolu kadıaskerlerinin şarap yasağını devam ettirmenin gerekliliğini anımsatmaları üzerine daha yoldayken onları görevden azleder. Saray içinde içki tutkusunun devam ettiği anlaşılıyordu. Şair Hayalî değerlendirir:

'Nola mezmûm-u (aşağılandıysa) cihan oldu ise bâde (içecek) yine / Devr ola rehne (yola) kona hırka vu seccade yine.'

İşin içinde sadece devletin en üst tabakası Saraylılar yoktur. Hezarfen de uygulamanın kısa sürede İstanbulluyla yaygınlaşmasını şöyle anlatır: 

“Keyfe müptelâ bazı yaranı safa gelip, hususan okur-yazar makulesinden nice zarifler bir araya geldi. Yirmişer, otuzar yerde meclis belirir oldu. Kimi kitap okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olurdu. Kimi de yeni yazılmış gazeller getirip maariften bahsolunurdu (…) Böyle eğlenecek mahal olmaz diyerek oturacak yer bulunmaz oldu. Öylesine ün kazandı ki, makam sahipleri dışındakiler de gelir oldular. Giderek güftu gûya (dedikodu) sebep oldu.”

Kahvehane yasağı devam ederken seyyar “koltuk kahvehaneleri”nin belirmesi, girişimin mahalle içlerine yayılmasına yol açar. Tiryakiler çıkmaz sokaklarda, sapa yerlerde hizmet vermeye başlarlar. Bazı dükkânların arka kapılarından da çalışıyorlardı. Bu arada ulemanın da kahve tutkusuna kapılması, giderek bu ürünün haram olmayıp helal sayılması gerektiği hakkında yazılı ve şiirsel fetvalar verilmesine yol açtı. Peçevi şöyle anlatıyor:

“Vaızlar ve müftüler ‘kömür haddine gelmezmiş, içmesi caiz imiş’ der oldu. Ulemadan ve meşayihten, vüzeradan ve kibardan içmez adam kalmadı. Hatta bir mertebeye vardı ki Vüzera-yı İzam (en üst), gelir için kahveler kurdular ve gündelik birer ikişer altın kira alır oldular.”

Kanuni zamanından beri adım adım bu yerleşiş dizelere konu olmuştur:

'Şarap küpleri kırık kadeh boş yok vücudu mey / Kıldın esiri kahve bizi hey zemane hey.'

Kahvenin şarap benzeri sayılıp yasaklanmasından giderek vazgeçildiği, kahvehanelerin en büyük toplantı yeri niteliğini kazandığı ortamda Galatalı Avrupalılar yeni bir içki maddesi gündeme getirirler: Duhan=Tütün. Şarapla kahveyi içki sayanların tütünü Amerika’dan alıp getiren İngilizlere tepki göstermesi doğaldı, aynı nitelikli madde olarak değerlendirmesi de doğaldı. Peçevi, “dühân-ı bedbûy=pis kokulu” diye nitelediği yeşil otu İngiliz keferesinin ilaç olarak kullandığını belirtir. İyice yerleşmiş kahvehane hayatı, bu yeni içeceği de hızla yaygınlaştırır. İçkiyi şaraba bağlayıp diğerlerini temiz sayan ulema arasında da tıpkı kahve gibi çabucak yayılır.

Yine de Peçevi, kahvehanelerin duman dolduğunu yana yakıla aktarmaktan kendini alamaz. İstanbul sokaklarının tiryaki lülelerinden çıkan dumanlarla ne hale geldiğini de şöyle anlatır:

'Pazar sokaklarında bile dahi lüle ellerinden düşmez oldu. Birbirinin yüzüne gözüne pof pof deyip mahalle sokaklarını bile kokuttular ve hakkında nice boş lakırdılarla şiirler düzenleyip gereksizce okuttular.'

Tütünün sebep olduğu yangınlardan şikâyet ettiği gibi uykuyu kaçırmanın yanı sıra “rutubeti def etmekten” başka bir yararı olmadığını da eklemektedir. Ancak bütün bu karşıtlık tütünün çok büyük ve hızlı bir yaygınlığa erişmesini engelleyememiştir.

Özellikle taşrada yaşam olanağı bulamayanların paranın çarşılarda döndüğü şehirlere ve tabii İstanbul’a yönelmesi doğaldı. Bu çarşı bağına başlangıçta sayısı on bini biraz aşan Yeniçeri (Ulufeli) sayısının 1574’de 36 bin ve 1620’lerde 92 bine çıkmasıyla, Saraylı sayılan kesimden kopuşun hızlandığı görülür. Üstelik Kul (devlet görevlisi) niteliği taşımazken bunu üstlenip halkı soyar bir kesim niteliği de kazanıyorlardı. Özellikle kahvehaneleri ele geçirip serbestçe “devlet sohbeti” yapılabilen merkezler haline dönüştürmüşlerdi. Saraylı’nın karşısında yepyeni, İstanbullunun da sesini çıkaramadığı bir güç belirmişti. Zaman zaman ulema ve devlet görevlileri arasından da yandaşları beliriyordu."

[via: Odatv]

YORUMLAR

Yorum yazabilmek için giriş yapmalısınız.
GİRİŞ YAP